YARA, DİLİM....
“Kuş’’atılıyor ana dilim
Yapılmıyor; konuşma, bilim
Türkçe gidiyor; yara, dilim
Birlik, dirlik olur; dilim, dilim
Eylül 30, 2006

Vatan Hainliği Telafi Edilebilir.
Din ve Dile Yapılan İhanetin Telafisi Olmaz.
Yılar önce;
“Yara, Dilim
‘Kuş’atılıyor ana dilim
Yapılmıyor; konuşma, bilim
Türkçe gidiyor; yara, dilim
Birlik, dirlik olur; dilim, dilim” (1)
diye çığlık atmıştık.
Kim duya, kim duyura..?
Batı’nın karanlık, İslam
dünyasını aydınlık çağlarında Avrupa’da derebeyler vardı.
Bunlar kontrol ettiği alanın kanını emerek şatolarına tıkınıp, bütün alemi
“şato” etki alanı.. İnsanlığı da lütfedip içeri aldığı kimi esaretten kimi azat
kabul etmez gönüllü kölelikten dolayı orada olanlardan ibaret sayardı..
Diğerleri ya düşman ya da “yok” hükmünde idi.
Şatolar, surlarla çevrilir, istenmeden içeri girmek ölümle sonuçlanırdı.
Bu gün günümüz siyasası ve de “edebiyat” dünyası da bu durumda..
Birkaç şato ve birkaç derebeyden ibaret..
Şayet şatoya girmiş derebeyin kontrolünde isen varsın.
Değil isen zaten “yok”sun..
Senin var olmana; derebeyler, dükalıklara, şatolara hükmeden, klânlar, sanat ”
tanrıları” karar veriyor..
“En izleksel, öznel- nesnel söylemsel imgelerle hermetik, tematik, tikel ve
tekil … dizinler” kurar isen; oldun.
Yok .. Milletin sesi, dili, yüreği olur isen yandın, “yok”sun..
…………..
ADALET..ADALET yine ADALET …!
Hukuk- adalet…
Birinde kanunilik, gücü elinde tutanın hakimiyeti.. Çoğunluğun kararı ve
onayı..Diğerinde hakkaniyetlik, mazlumun hakkının gülcüye karşı korunması,
milyarlar karşısında bir kişide olsa onun Hak’kının teslimi söz konusu..
Nemrut, Firavunlar, Hitler, Mussoloni, Mustafa Kemal,
Stalin, Pol-Pot ve diğer tiranlar, döfakto yapay yapı İsrail; elbette
yaptıkları işleri dönemlerinin mevcut “hukuki” şartlarına uygun olarak ya da
hukuki şartları uydurarak yapmışlardır. Bundan sonra da halkın onay verdikleri
dahil her türlü dikta heveslisi kimi güç sahipleri
adaletsizliklerini “hukukilik” kılıfıyla örteceklerdir. Fakat o gün insanlar
bunu kabul edip sindirse de çoğunluk
benimsese de yanlışlıklar
“adalet” kavramıyla değerlendiremez.
Hukukilik; sıfırdan başlayan artı rakamlarla ifade edilebilir. Ancak adalet
terazisinin artı sonsuz ile eksi sonsuza uzanan ölçme, değerlendirme imkanı ile
Haklının hakkı, zalimin cezası belirlenip, sağlanır.
Tıpkı şiirde de okunacak ile çok okutulan, okunan aynı şey değil.
Tanınmış – tanıtılmış; aynı kavram değil ise şair ve “kendine şair
diyen/dedirten de aynı değildir.
Ölçü yanlış olunca sonuç da yanlışa çıkar.
Bir kilo, tüm ölçülebilen ağırlık için bir kilodur. Fakat bir kilo demir bir kilo
altı değerinde değildir.
Her değer kendi cinsiyle kıymet bulur, onunla ölçülür.
Kimi dukalıkların şatolarına girip, “klan”lara bende olanlar; kimilerini şair
saymıyor.
“Aruz”un anlam ve hesap denklemini çözemeyen “ hece”nin ölçüsüne boy
erdiremeyen elbette zekanın sınırlarını kendi belirleyecek..
Ölçüyü – tartıyı kendi uyduracak..
“Hece” ölçülerine uymaya çalışmayı “anakronik bir tutum” ve de “hece”nin
ifadeye kazandırdıklarına “ plastik güzellik” “diye niteleyip hiçbir
ölçü,tartı, anlam kıymetinin semtine ayak basmayarak “postmodern iştihalar
içinde”; “retoriğini” de kendi belirleyip “serbestin” en derekesinde efelenecek
ki kendinden menkul “şiir” vadisinde sözü, kelamı olsun, “varlığı” bilinsin..
Aksi takdirde kıymeti ne ola ..?
Mesela..
Necip Fazıl, onlara göre şair değil olsa olsa “ikinci seviye..”
Ancak, Stalin’e “kul olup” kominizim arpalığı, imparatorluğu imkanları ile
“tanıtılıp”, ideolojik cila ile parlatılarak sunulan Nazım Hikmet, bir
“nümera..” Mehmet Akif, “eh işte”..!
Söylenen söz şu:”Akif’e bazıları şair diyor..Ama…” Aması; aslında “şair değil”
demek istiyorlar..
Şahıs , “şiirin adaleti” diye
“eser” yazmış.. Görende cümle şiir genellemesi içinde “adalet “arayacak.. ”
1980 Sonrası Türk Şiiri Üzerine Eleştiri Ve Tahliller “diye kurnazlık edip,
belli tarih kesitinde yazan herkesi kucakladığı sanılacak..
İlginçtir bu eşsiz esere de, çok şükür ki üyesi olmadığım Türkiye Yazarlar
Birliği ‘ de “ Edebî Tenkit” dalında ödül vermiş.
Tuhaf olanda bu ya..
Ya sözde “mutedeyin” veya “mefkureci” camianın kalem/kelam erbaplarının
klanlaştığı o kurumun “yazarlarla “ilgisi yok.
Ya da “eserin “ eserle alakası..
Veya her ikisi de ..
Kimi “gelenek”, milli “irfan” sevdalıları da “Edebiyat” a “edeb-siz”lik mührü
vuran yayınları yetmiyor gibi kendi benliğinden “değişim”e, “dönüşüme” geçiş,
maziden kopuş ve de kaçış babından acil “akın”a çıkmış olmalılar ki toplum
önüne çıkarıp kürsü tahsisiyle “söz “söyletme makamında toplum önüne taşıyarak
mükâfatlandırma yarışına girmiş.
Bir şair için değerlendirmede bulunarak
“Buradaki malzeme (izlek ve duyarlık) içsel bir tutarlılıkla şiirin tamamına
taşınabilmiş olsaydı, eminim çok daha farklı bir sonuçla karşılaşmış olacaktık.
Ancak üzerinde durulması gereken esas nokta tematik ve söylemsel bağlam
açısından “” diye “milli” dili kullanarak “anlamsal ve de kavramsal
çıkarımlara” devam etmiş..!
ÖLÇÜ ve REHBER…!
Elbette her kıymetin kendine has ölçüsü olur.
Hatta ölçüsüzlüğünde ölçüsü vardır..
Modern zamane şairi olabilmek için;
Epik- ontolojik takılmalı,
Poetik.. bir şekilde “imgenin “ dili kullanılmalı,
“ethos” ve “pathos” ayaklar çekilmeli..
Eskilerde Yunus, Molla Kasım süzgecinden geçerdi.
Şimdiler de - ise eser verenler; milletin kültürüne gönül diline, ruhuna uymasa
da - Nietzsche’nin Baudelaire'in adı sanı bilinmez Octavio Paz’ın “Çarmıhına”
geriliyor..
Yandın Veysel..
Yandın Aşık Şenlik..
Yandın Niyazi Mısrı..
Sen çoktan yosun Fuzuli..
Nedim, Baki öleli asırlar geçti.
Zira “aruzu” , hesap edemeyip “hece” yi kuramayanlar “manzum” şöyle dursun
“nesri” çoktan terk edip “yaniii” ve “aynennnn”in kıskacında düz yazıdan da
geçti..
“ Bütün güzellik ve etkileyiciliği ile beraber” öykünmesi, neşesiyle
“kafirlerden hegel’i çağırıyorum ortada vuruşmaya
/ismet özel adlı bir zülfikarla deşiyorum karnını” yazanı şiirin “semantik
dokusu” içinde “şiirdeki tarayıcı zihnin alamatifarikasından ibaret bir durum
saymak gerekir “ (şiirin adaleti- s.336) diye “Nefs-i Levvame “ makamı (!)
vererek;
Şiirsellik tezgahında, Marksizm anaforlarından İslami kılıfa monte edilen İsmet
Özel’i “tanrı”laştır.. Ve o” tanrı”nın mabet koruyucusu ve de kılıcı olarak da
milletin başına ali kıran - baş kesen olarak fikir cellatlığına soyun..
Yetmez…
Kim dinler, kim duyar babından arkasından koşulan ve “irade”sine ram olup
“Turgut Uyar” efsanesi uydur.. Biraz da “yedi güzelleme” izlek ve duyarlığı”
içinde
“deneysel ve avangard” zırha bürünüp, “var oluşsal tecesüs” peşinde Cahit
Zarifolu kekremsi çıkışlar yap...
Sezai Karakoç, “şifalı bitkiler” dükkanındaki (!) hazır kalıplarla teyemmüm
edip sanat - edebiyat da da milletimizin düçar olduğu inkraz ve fetret
döneminin figürleri olarak “Çağdışı sanat ve edeb-iyat-sızılık “ dükalığının
dar sokaklarında köşe kaparak alan hakimiyeti sağlayan derebeylerine temana et.
Ölçüyü, onlara göre kur.
İleride..
“Maraşi “ dükalığı Angara şubesinin koruyucu- kollayıcısı ve de başkesni
vaziyetinde konumlanan ve bu “edeb-iyat-sız” mahfillerin var ettiği takım
tarafından adı çokça anılacak olan …
Yoz edebi tarih takipçilerinin temelsiz ,köksüz şatonun külhan beyi olarak
sitayişle yad edeceği zatın parlattığı ( şiirin adaleti Ali. K, s.1- tanıtım
sayfası) Ali “K”, namlı “izleksel eleştirmeni” dinlerken cinnet geçirecek
duruma geliyoruz..
" Hermetik, tematik, izleksel, imgesel, siyasal,retorik, neo-epik, poteik
“vs
Milletin kültürüne, gönül diline, irfanına, değerlerine aykırı ne varsa ölçüyü
bulara göre kurup, kıymet verme sadedinde bulunuyor.
“ Şu söyledikleriniz..
Milletin kültürüne, gönül diline, irfanına aykırı…
Millet, bu kelimeleri hiç mi hiç kullanmaz.
Kullanan da hazzetmez..”diye itiraz ediyoruz.
“Kürsî”ye çıkarılmış, güya “söz” onun ya..
Pişkin pişkin “sanat tanrısı “ edasıyla “ … bunlar modern şiirin gerçeği.
Bunları kullanmadan olmaz” hükmünü dikta ediyor...
Batı, değerleri imiş
Kullanmak gerek.”miş miş..
Sanki bütün insanlık Batı’dan ibaret.
Doğuda -batıda..
Güneyde - kuzeyde ..
Kıtalar üzerinde ayrı ayrı onlarca medeniyet havzası var..
Milyarlarca insan. İnsanın olduğu yerde aşk da olur, gönül de, ruh da.. Kim
kimi tamamıyla kuşatabilir ki…?
Her havzanın ruh iklimi farklı olur.. Her havzada edebiyatı da sanatı da onu
oluşturanlarca ortaya konur.. Elbette Cin ve İnsan olarak yeryüzünde yaşayan
iki ırktan biri olma hasabiyle insanlık ailesinin ortak değerleri, buluşulan
ortak kıymetleri olacaktır.
Yine de insan kümelerinin, topluluklarının..
Her havzanın kendi değer ve ölçüleri vardır.
Kendi kural ve kurumları bulunur..
Tümünü teke indirip şunun şurası birkaç yüzyıldır etkili olduğu kesin olan
“Batı” değer ve kalıpları içinde değerlendirmek, ona tümüyle teslim olmak
üretene, emeğe zulümdür.
Hasılı…
" Hermatik, tematik, izleksel, imgesel, siyasal retorik, ontolojik "
olarak da geniş çoğrafya da makes bulan Türkçe adına rezalet.. Millet, geleceği
adına tam bir soysuzluk.
ŞİİRİMİZİN BAŞ TACI MI UTANCI
MI ?
“Yaşantıyla beslenmeyen şiirde
zeka, kuru sıkı atan tabancadan farksızdır” dese de
“ Halkımıza inanmıyorum; bir de kımıldamasa ruhuna da. protez ya da değil birde
kımıldamasa”
Şeklindeki bu örneği “şiir” diye sunarak ”… şiirinde zekânın başat konumda
olduğu aşikâr. Zekânın başatlığı, zekâyla gelişen, geliştirilen bir şiirsel
oluşumu imler” (şiirin adaleti.s.62) şeklinde güya şiir tahlili yapıp, şair
değerlendirmesinde bulunuyor..
Anladık; meğer şair, kimler..?
Millet de sizin zekanızı
“mimler” ..!
Bir başka bir örnek:
“Günaydın günaydındır ama
Siz başka sanırdınız
Sanmak zaten biraz da bir nehre benzemektir
Bir nehre sabahları iki kere benzemektir” şeklindeki yazıyı şiir diye
değerlendirip bunu yazan kişi için de “..onu modern Türk şiirinin orta sahasına
yerleştirerek oyun kuruculuk ve etkileyicilik anlamında önemli bir hinterlanda
sahip kılmaktadır.
Bunun ‘tehlikeli değil bereketli bir orta saha gücü
olduğunu unutmamak gerekir” buyuruyor. (şiirin
adaleti.s.67)
SİYASAL CESARET ÖRNEĞİ
Necip Fazılları “ikinci sınıf” şair sınıfına koyarak Durmuş Ali Ekerleri “yok
sayanların iktidara, güce kafa tutan şair örneğinin sözde şiirine bakın:
“mustafayı sevmiyorum kemali de, bence sevmiyorum, bir gün bilmeli(..)
mustafayla suphiyi seviyorum ama sevmiyorum mustafayla kemali” ( Şiirin adaleti
s.84)
Bu şiir…
Hem de “kemalizme muhalefet” ve de siyasal cesaret örneğine timsal olacak şiir.
Böylece önem verilen, değerlendirmeye alınan “böyük şairlerin” şiirleri ile
ortaya koydukları ise “ imgelemin ideolojik, politik çevrelerin dışına taşması,
daha doğrusu ideolojik bağlamda merkezkaç bir anlam dünyasını tebelür
ettirmesidir”(şiirin adaleti .s.79)
“Şiirin yararına işleyen müphemlik “ örneği olarak verilen ve açıkça “Mustafa “
geçtiği halde “.. Söz konusu göndermelerin somut karşılıklarını yakaladıktan
itibaren, şiir adeta net bir resim gibi açılmaya başlıyor. Şiirdeki Mustafa
ismiyle
‘Ben ile biz ! Bize – mesela-/Mustafa diye birinin hiç/ olmadığını anlat. Öhö
öhö” çekerek “siyasal gönderme “ yap, yüce şairlik makamını kap.(şiirin adaleti
s.314 Birde madalya tak..
Aman Allah’ım, aklıma mukayyet ol.
POETİK İFADENİN YAPI TAŞI..!
“Kuşkulu Klan” değerlendirmesi:
“..söylemsel unsur (‘uzun
gölgeli piç bir keşiş oldu tarih’ ) yaşantısal /varlığın (çapul gezerdim
Lordlarım, hırçın kanımla oralarda )içinden zuhur ederek varoluş alanına
taşınan ( “Bize savaş , arkadaşın düşünce başlar, dediler;/ Daha kaç arkadaşım
düşecek,/ Dadanmayasın diye sen, kuzgun gibi leşime) poetik ifadenin yapı taşı.
Haline getirilmiştir..
Böylece söylemsel imge, öznel nesnel arasındaki diyaletiği işleten bir dil olma
hüviyeti edinir.”
“Kuşkulu Klan” şiirinde emperyalizme yönelik ironinin epik tonlamayla
entegrasyonunu da ayrı bir başarı olarak kaydetmeden geçmeyelim. “ göz yaşımı
kanıma tercih etmem müstesna./Lordlarım; göktaşı idim ya, emre tabiydi yörüngem”
Ali K. Şiirin adaleti.s. 95) Müthiş(!) örnek.. Ne müthiş değerlendirtme..
İyi ki milli “edebiyat” hayatımızda bu değerler var..
Yoksa el alemin içine hangi düşünce, sanat edebiyat adamı ile çıkabilirdik..?
Edeb-iyat-sızlığımız mı , bahtsılığımız mı, desem ?…
Belki de bizimkisi “yazarın kastıyla okuyucunun algılaması arasındaki fark bir
tür yanlış anlama diye adlandırılabilir “ (şiirin adaleti.s101)…!
“Bi bilmeseydim allahım
kafirlerinde bildiği şeyleri yoksa kolay Amerika” (şiirin adaleti s. 3449
yazanı, “allahım inanmam lazım sana, acil durum ışıklarım yanıyor” diyeni bile
“kozmik “ kılıflarla anlamlandıran ,
“Allah’ın irade ve varlığını
sorgulama konusu etmesi bakımından tematik olarak doğrudan Allah’a hitaben
yazılması olmasıyla..” da “Naat’ın negatifi diye tanımlayan” (şiirin adaleti.
s.320-321”; Ali K isimli eleştirmene göre “şairlerin yer bulamadığı/yer
verilmediği vadide “şair” ol…
Maalesef, şiirimizde, sanat ve edebiyatımızda “izleksel ve de imgesel “vaziyet
budur.
Ne yapalım doğru söze ne denir ki: “insan nasılsa şiir öyledir” ..(şiirin
adaleti .113) …..
Suç; eleştir-men –in değil ki..
Tenkit; eleştiri,
Münekkit de “Eleştirmen”…
Üniversitelerde düşünce firara çıkıp , üretim; “poydos” diyerek “kes -
yapıştır, ondan -al naklet”i akademik çalışma sayarak “aşırma” doktora konusu
olalı böyle..
İlmi hasiyet, yağcılıkla zemin değiştirince “olanlar” normal sayıldı.
Normali ise anormal..
Ne yapsın?
Edebiyat- sanat dergi, yayın vs ne varsa oralarda yer bulanlar, kürsülerde
“söz” söyleme gücü olanlar bunlar..
O da elindekileri değerlendirip aynı mahfillerde yer alacak.
Haksızda değil.
Aslında alkışlanacak (!) bir çaba.
ŞATOLARA ESİR OLANLAR ..
Bu kendi şatolarını kuran ya da
bir dukalığa gönüllü esir olarak kapılanarak - çoğu da “kamu “ imkanı ile -
oradan halkı “gütmeye “ kalkanlar, bilmiyorlar ki şatoları sadece kendilerine
ait.
Milletle bir bağları da yok..
Üstelik dijital çağda ne şato kaldı. Ne de orada oturan “edeb-iyat-sız “ asil
kan lordlar familyası..
Kendilerini şatolara kilitleyenlere, tüm alemi kendi dukalıkları ile sınırlı
sayanlara inat; ne söz (kelam) ve kalem sahibi yiğitler var ki Anadolu’nun en
ücra köşesinde dünya parmakları altında, tüm cihana ses veriyor..
Milletin dili, oluyorlar.
Milletten ve de alemden haberi olmayanlar ya kendi şatolarına tabi olanlara ya
da komşu şatolara bakıyor. Dünyayı anlamamaya gayret ederek milleten kopuk
hayatlarını sürdürüp tiranlıklarını koruyacaklarını sanıyorlar.
Halbuki hiç de öyle değil.
Kıymetsizlikle ölçülen kıymet, alıcıya kapatılsa da yeteri pazar bulamasa da
değerinden bir şey kaybetmez..
Üstelik sanal alemin sunduğu imkanları şimdilik yok sayıp, sosyal medyada,
bolglarda, e-kitap, bağımsız sitelerde, şahsi yayınevlerinde yapılan kaliteli
üretimi görmüyorlar/görmezden geliyorlar..
Millet hafızasının hala unutmadığı cinsten “Cönkler” devrinin elektron hızıyla
yeniden başladığını kavrayamıyorlar bile..
Oysa boşa çaba..
Güneş apaçık ortada iken toplumda “seçtikleri”/ürettikleri “ kimilerini
“aydoğdu” diye sahte aydınlama/aydınlanma peşinde gerek kamu gerekse
cemaat/tarikat, sosyal zümre imkanları ile millete dayatanlar; hakiki ışık
karşında gözleri kamaşıp gerçeği görmeyenler/göremeyenlerdir.
Işık süratında hareket eden yeni âlemde modern şiir izlekçilerinin “şair”
dediklerinin boy bile ölçüşemeyeceği nesir ustası, zeka pırıltısı “Münzev-i
Muhacir” gibi nice nice “Aslanlar” yatıyor da haberleri yok.
SORGULA..
FAKAT..
SURETİ HAKTAN GÖRÜNÜP HANÇERLEME
Geçenlerde hem de Devletin
malı, milletten besli.. Hükümetin borazan ve de arpalığı Tv de geyik muhabbeti
için çağrılanlar da “aynı teraneyi” söylüyor..
Pes dorusu..
Evet Mehmet Akif’de eleştirilebilir.. Fakat Sultan
Hamid’in yüceltilmesi için hem de edebi kişiliği üzerinden Akif’i basamak
yapmak, niye..?
Siyaseten eleştir.
Hatta İstanbul’da işgal altında çalışma imkanı kalmadığından 3. meşrutiyet
meclis konumunda Angara’da toplanan/ toplanmak zorunda bırakılan Büyük Millet
Meclisin’de “vekil sıfatı” olduğu halde kişi ve ruh olarak neden “yok” olduğunu
sorgula..
Hicaz’da.. Alamanya da..İstanbul da.. Kastamonu da
Nasrullah Paşa Camii’nde bülbüller gibi şakırken neden Angara’da ; sadece
Taceddin Dergahı’na kapanıp, yanı başında Ogüst Mabedini gölgede bırakan
Hacıbayram..
Angara’nın sultan (selâtin ) cami, Aslanhane (Alaladdin)..
Mimar Sinan eseri Cenabı Ahmet Paşa camiinde cevalan eyleyip, sesin gelmez..
Hayatın hiçbir alanında esamen niçin okunmaz ?
Karaoğlan Çarşısı’nda gezmez,
Kalenin burçlarında,
Ticaretin kalbi Saman, Koyun, At pazarları, Çıkrıkçılar
Yokuşu’nda gölgen bilinmez,
Haydi uzak diye Bulgurlu köşkünde görünmezsin..
Keçiveren, Abidinpaşa sırtlarında hava almazsın ..
Fakat onca bildiğin lisana rağmen Işıklar Caddesi’ne kümelenmeye başlayan
yabancı misyonla hiç mi irtibata geçmezsin..?
Angara’da adeta yoklara karışırsın ..
Hiç mi esnaf, tüccar, bürokrat bilmez.. berber görmez, kahveci tanımaz..
Halktan bir Allah kulu ile niçin çay içip, sohbet etmezsin... Sahi 500 altına
yakın maaş ile nerelerdesin?
Diye sorgula, kafa yor…
Angara’da Teşkilatı Mahsusa durumuna bak..
Eyvallah.
Fakat ..
Ne Hicaz çöllerinden Çanakkale’ye uzanan ruhu ne de milletin maşeri vicdanının
sesi olan “İstiklal Marşı” Şairinin bir mısrasını yazma gücünü bulamadığın
halde Mehmet Akif’in “edeb”i yönüne laf etme… Edeb-sizleşme..
……..
Baba katilleri ile aynı safa dizilip, atıldığın hücreden çıkıp çıkamayacağın
belirsizken;
Zindandan Mehmede Mektup ‘da
“Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim! “
Diyerek ne olacağını kestirememe endişesi içindeyken bile
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
“
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir! “ diyebileceksin, o
günkü en kötü şart ve mekanda bu günkü sözde “evliyalar” iktidarını (!) haber
edeceksin..
Ama hiç bir “çile” izi bulunmayanlarca şair sayılmayacaksın..
Hadi oradan..!
Necip Fazıl ve “gerçek hakikate” düşman olanları anlarız. Onlar zaman gelir,
pişman da olurlar..
Fakat “Necip Fazıl” pazarlayan muhitlerde “sureti Hak’tan görünüp” zehir
kusanlara ne demeli?
………..
Evet, inanıyorum ki Akif’e İstiklal Marşı, o günün şartlarında yazıldığı
mekanın uhrevi havası içinde dikte ettirilmiştir..
Eminim ki o mekanda , o şartlarda bir seher vakti cüzi iman sahibi mümin birine
de nasip olabilirdi..
“Mehmet Akif” denen “millet sevdalısına” nasip oldu..
Ne ve nasıl olursa olsun milletin değişmez anayasası sayılan “İstiklal Marşı”,
O’nun kaleminden çıkmıştır ya..
İstiklal Marşı’nın bir mısrağını “ dizemeyen” kafalar; Akif için “ona şair
diyorlar” deme “edeb-iyat- sızlığı” ile karşı karşıyalar.
Edep dedik te..
Ufak bir makam , mansıp sahiplerinin ayak ucuna yatanlar için devrin en şaşaalı
kişileri ile çıkılan yolculukta “güç” sahibi sanılan kişiye “edep” çıkışı
yaparak onu insan makamına taşıyan ve bu tavrı ile mana aleminin zirvelerine
çıkan Nabi, elbet de yoktur..
Zira Nabi “edeb”i ve “edeb”iyatına o kadar uzaktırlar ki kendilerinin
ulaşamadığı mesafeyi ölçemeyip, “ Nabi ve Nabileri yok sayarlar.. Çünkü
kendileri o ölçüler içinde sıfır bile değildir. Yıldızların yanında uydulardan
yansıyanın esamesi okunmadığı gibi..
O terazilerde kıymetleri olmaz, adları dahi anılmaz..
ATEŞİN NARI, ŞEYH GALİB’İN
“HAR”I
Şeyh Galip gelse küçük dilerini yutup lal olacaklara; palan vurmaya layık görür
mü, bilinmez..
Zira..
Onun eşeği bile ;
“ Acebe kalur u tefekkür ider Kendü ahvâlini tasavvur ider”
….
Var idi bir eşek firâsetlû Hem ulu yollu hem kiyâsetlû” Çok çağlar görüp,
geçirmiş..
Hem tefekkür, hem feraset, hemd e tasavvur sahibi üstelik “zeki” ve de “ulu
yollu” idi.
Üstelik de;
“Kurd korkar idi kulağından
Arslan ürker idi çomağından ….
“Hoş-nefesdür diyü vü ihl ü fasîh
Hürmet eyler imiş humâr-ı Mesîh” Soyu sopu mesel olmuştu hatiplere Ediplere de
nefesi hoş gelirdi..
“Çün meseldür ki dir benî âdem
Har eger hâr ü bî-temîz oldı
Çünkü yük tartar ol azîz oldı”
Müzikten anlar. Rast bilir.. Uşak makamına geçer. Muhayer çalardı.
Düşünüp, anlayana…
”ÇİÇEK - BÖCEK İLE ŞİİR
OLMAZ”..(!)
Efendim “çiçek - böcek vs ile
de şiir olmaz” mış..!
Haydi “benim sadık yarim kara topraktır..” diyen Halk ve Hak insanı Veysel’in
yaratılma hikmetinin sevdasını anlayamayanlar ;
“ Sen altınsın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz Sen gümüşsün ben saç mıyım?
Ne var ise sende bende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım?
Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden Böyle emretmiş yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum?
Tabiata Veysel aşık
Topraktan olduk, kardaşık.
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben bac mıyım “ deyişini nasıl anlayacaklar..?
"En izleksel imgelerle hermatik tematik … dizinler " üreten
"şair"ler, bu şiirlere de “şiir” demiyor/diyemiyor.
Başta işin çilesini çekerek yazanlara “şair“ diyemiyor..
Onlar postmodern öncesi, mitolojide kalıyor.
Zaten Fuzili’nin, Baki’nin, Karacağlan’ın, Hatayi’nin, Nesimi’nin esamesi
okunmaz.
O "izleksel, hermetik , tematik imge" sahipleri ; şiir lobileri ve de
kontluklarında sefa sürüp yukarda ki şiir den bir mısra üretemeyenler, şairleri
cemiyetten de men ediyor...
E.. ne yapalım ki vatan
hainliği sadece toprak satandan olmuyor. Dile hançer çeken, milli kültüre
kezzap dökenlerde de fikri ve edebi anlamda büyük hainlerden olsa gerek..
Hele de “ milli” hars ve hislere yakın duruyor görünerek..
BİR KATRE ZEHİR, GÖLÜ PİS EDER
Gençler..!
Bizim ölçülerimiz var.
Beslendiğimiz, insanlığa yararlı, Hakk’a dayalı bilgelikler, destanlarımız
var..
Ama bize ölçü diye sürekli Batı’lı batıl değerleri dayatıyorlar.
İnanmayın onların “hümanizma”sına
Bakın tümüyle koca Balkan’a
Bakın Cihan harplerine
Yetmez ise Afgan’a
Irak’a
Suriye’ye bakın Tükürün adaletine
Tükürün..
Yırtın, poetikalarını
Çöpe atın monorisasını
Varken elinde onca destan
Zira;
Suyu arındıramazsın, bir katre pisten
Şiir; meğer “çile” imiş
Seninki si “çiş”
Şimdilik demem, çüş
Git ve Piş
“İkinci seviye” imiş..!
“Öz yurdunda garip”
Öz yerinde “parya.. “
Git, çöplüğüne sıvış..
İşte simge;
Bit bile değilsin
Şahsiyette yavşaklık
İşte imge;
Sanat alanında;
Seviyede; çukur bile yüksektir
Esameniz okunmaz, alçaklık
DİL ve DİN
Dil, elbette yaşayan, gelişen
bir şeydir. Değişimden etkilenir.
Ancak bu değişim zoraki olmamalı..
O zaman kendi mecrasında yürür, değiştirip geliştirdiğini “kendi” malı yapar.
Aksi halde iğreti durur..
Mesela İslam’ın orijinal metinlerinde olmamasına rağmen “namaz,niyaz, naz “ibi.
Oruç gibi kelimeleri ilk karşılaştığı toplumdan alarak “kendi” malı yapmıştır..
Oysa Arapçada karşılıkları farklıdır.
Fakat millet meramını bunlarla anlatır ve anlar..
Batı üterimi teknoloji eseri olan “motör” ile karşılaşınca üzerine “ Maşallah”
yazar, hiç yüksünmeden kullanır.
Fakat ismine de “motur”, der. Kendi malı haline getirir..
Yeter ki müdahale olmasın..
Ortada “g “ harfi varken, “k” kullanılarak “gardaş”, Türkçenin ses uyumuna
aykırı bir şekilde “kardeş” yapıldı. Yapıldı da ne oldu…?
Başımız göğe mi erdi.?
Ermedi de millet bütünlüğü ile aramıza set kondu.
“Gardaş” dediğinizde Bosna’dan Çin seddine .. Vurallardan Basra körfezine kadar
insanlar iyi kötü ne demek istediğinizi anlıyordu..
Bu ihanet en masumu..
Hala Anadolu’da yaşayan öz Türkçemizde “Bibi” kelimesi de öyle..
Onun yerine “hala” getirildi. Milletimin hala dediğine de “teyze”.. Ananın
bacısı olan “hala” oldu teyze.. Babanın bacısı olan “bibi” oldu, hala..
Yani sağ gösterip sol vuruldu..
Şimdilerde “kuzen” fırtınası esiyor..
Hayat, kelimemiz vardı. Ve de evlerimizde “hayat” denen alanımız..
Hayat yerine kullanılan kelimeyi edebimden ağzıma
alamam…
Fakat, nasıl yapıldıysa devletin en yüksek makamında olanlar bile bu
“edepsiz”lik çukuruna düşmekten kurtulamıyor..
Kalemin olduğu gibi “kelamın” yani “söz”ünde gücü, ağırlığı var.. “Hayat”
kelimesiyle yerine kullanılan edep dışı o malum kelimenin ağırlığı bir mi?
Millet, bin yıllık yolculuğunda bazı kavram ve kelimeleri benimseyip kendi malı
etmiş. Bununla oynamanın anlamı ne?
Elbette bir anlamı var.
En basiti şu:
Daha yeni elli kusur ülke İstanbul’da bir araya geldi.Orada bizim
yetkiliklerimiz “Hayat” kelimesini telaffuz etseler, bir çokları ne
denildiğini, konuşmacının kastını anlayacaktı..
Fakat onun yerine zorlanan kelimeyi kulansalar kimse anlayamadığı gibi
bilenlerin yüzü kızarmıştır..
Öte yandan “Hay” diyerek , hayat veren, yaşatan, diri-lten anılacak.. Hem de
gerçek hüküm sahibi hatırlanacaktı..
Bedavadan “sevap” kazanılacaktı..
CHP güdücülerinin harf değişiminin zor öğrenme maksadından öte “milletin kendi
değerlerinden uzaklaştırma” gayesiyle yapıldığını itiraf ettikleri bilindiği
halde neden hala CHP, projesi peşinde gidilir..?
Hem de bugünkü CHP yönetiminin bile uydurma ”ulus” , “ulusumuz” kelimesinden
“millet”, “milletimiz” tahtına yükseldikleri bir dönemde.
Geniş tutup 300 milyona hitap etmek, hiç değilse dilde birlik olmak, bilişmek
varken daha ilerisi kendi coğrafyan da milyarlara ulaşmak mümkünken içe
büzülerek dili “azınlık” heveslere kurban etmenin anlamı ne?
Elbette başka diller bilinmeli.. Çok dili olmak, çok insanla temas güzel..
Fakat kendi dilini terk etmek, budamak, “dilsiz adem” olmak kötü.
Fransızı, İngilizi, Rusu, Çinlisi 500 yıllık dede edebiyatını okur..Fakat bizim
milletimiz dedesinin mezar taşlarını bırakın sözde “inkılaplaşmanın “ öncüsü
Mustafa Kemal’in “Nutuk” denen siyasi hatıra kitabını bile okuyamaz.
Mehmet Akif’i anlamak için lügat taşıması gerek..
Niçin?
…..
"Vatan hainliği" denen mülke - toprağa - yapılan ihanet, zaman içinde
telafi edilebilir..
Hatta yeniden ihyası da mümkündür..
Ancak dine ve dile yapılan ihanetin telafisi zordur. Hatta imkansızdır..
Mesela :
Karabağ..
Filistin..
Alaska..
Amerika…
Uygur..
Kerkük…
Halep böyledir.
Karabağ.. İşgal altında da olsa Azarbaycan bilir ki kendi mülküdür..
Kenan diyarı..
İngiliz eliyle Yahudi
yerleştirilip, döfakta işgal edilerek yapay oluşum yapılsa da mülkün sahipleri
hiçbir zaman bunu kabul etmez, edemez.
Dönem içinde güçleri yetmese de ruhlarında her daim
“vatanı” yaşatırlar. Nesilden nesle milli hüzünle aktarırlar.
Kıbrıs işgal altında olsa da Halep, Musul ana vatandan koparılsa da millet
kabul etmez, hafızasında yaşatır..
Kızılderili; bilir ki, işgalde de olsa Amerika; asli vatan..
Rus için Alaska, satılan/satılmış toprak…
Köklerinden koparılıp köleleştirilmiş Zenci için kendi nerde olursa olsun
Afrika, ana vatan..
Bunlar gün olur alınır, bir gün olur “vatan”a kavuşulur ya da “ah vah la” yad
edilir.. Milli hafızaya kaydedilir.
Ancak..
Dine ve dile yapılan ihanetin telafisi zordur hatta imkansızdır..
İşte Bulgarlar... İşte Macarlar ve başkaları ..
Dil gitti mi milliyet de gider..
Bugün Türk var ise İslam olması sayesinde var ve varlığını da bununla daim
kılıyor.
İslam olmasa şu 200 yıldır yaşanan inkıraz döneminde millet diye bir şey kalmaz.
Batılının dayattıkları ile bambaşka bir şey olunurdu..
Bu millet, “Türk” Dil Kurumu aracılığı ile Agop Mutafyanların dile ihanetlerine
elli yıl direndi. Ne onlar gibi oldu, ne de onların dayattığı “dili” benimsedi.
Fakat kendi zannettiği, kendinden bildiklerinin yaptıkları karşısında aynı öz
savunmayı yapamıyor. Agopların, -bir proje olarak millete dayatılan - CHP ve de
Ecevitlerin yapamadığını yaptıramadığını kendinden bildiği kendi zannettiği her
alanda öne çıkarılmış kişi/kurum aracılığı ile sunulan zehri soluyabiliyor.
::::::::::::::::
1)
https://www.google.com.tr/?gws_rd=ssl#q=yara+dili m++%2B+necati+%C3%A7avdar
/
2)
http://blog.milliyet.com.tr/vatan--hainligi-telefi-edilebilir-din-ve-dile-yapilan-ihanetin-telafisiolmaz/Blog/?BlogNo=528892
Necati Çavdar @necaticavdar Vatan hainliği telafi edilebilir. Din ve dile
yapılan ihanetin telafisi olmaz / Şiir / Milliyet Blog
blog.milliyet.com.tr/davutoglu--cag…
Alfabe
Türkçe'yi; -Bin yıllık
alfabemizi- kaldırıp sadece Latince'ye mahkum eden zihniyet, zalimlikte
çağdaşlarını fersah fersah geçmiş, milletine ihanet etmiştir.. Türk ve Müslüman
olanların bu zilleti savunması mümkün değildir..
Milleti bir günde cehalete teslim ederek Gavura kiralamak da neyin nesi. .?
Kaldırılan alfabe Arap alfabesi değil özbe öz Türk alfabesidir.
Zira Türkçe'nin latinalfabesiyle yazılıp okunması mümkün değildir..
Bu zalimler, Türk alfabesi yanında latin, kril ya da japon alfabesi de
öğretebilirlerdi...
Gavurdan aldıkları talimatla milletin tüm değerlerine savaş açtılar.
Konuyla ilgili olarak "milli şef" diktataör İnönünün itirafını
okuyun.. Anlarsanız...!
(((((((((((((((((((
https://www.antoloji.com/uyan-357-siiri/













